Samsun’dayım! Kar uzun zamandır sultanı olmamış buraların, öyle diyor dostlar. Merhamet incisi bir kalem, beyaza boyamış bu şehri. Yanan bir yüreğe su serper gibi yağıyor. Kar ne kadar da yakıştı bu şehre ve ne kadar da uyumlu örtüsüyle…
Gecenin en karanlık deminde de beyazdır kar. Beyaz beyaz yağar ve yolumuzu aydınlatır. Her bir kar tanesinin, metrelerce yukarıdan arzımızı teşrif edene dek nasıl bir yolculuk geçirdiğini kim bilebilir… Saatlerce süren bu yolculuk, muazzam bir zarafet ve nezaketin de göstergesidir. Milyonlarca kar tanesi yolculuklarını nasıl da sessiz ve saygılı yaparlar, asla çarpmadan birbirlerine…
Biz insanların tam mânâsıyla görmekte dahi zorlandığı pek çok şeyi Hak ‘bedî’ sıfatı ile, bir anda, hiçbir araştırma ve misâle ihtiyaç duymadan nasıl da cömertçe yaratır ve buna hiçbir fâsıla vermez. Gözlerin ‘tek’ gördüğü her bir kar tanesi, yüzlerce buz kristalinden oluşur ve O’nun emriyle, yaratılmış her şeye hayat verebilmek için kendini aşağıya bırakır. Ve büyüleyici güzellikleri içinde her birinin şekli tamamen kendine özgüdür. Her biri birbirinden farklı milyarlarca tane, nasıl da ‘aynı’lığın en güzel pastoral resmi oluverir. Yardım gibi, dostluk ve merhamet gibi… Din-dil-ırk ayrımı olmaksızın aynı beyazlığın saflığında karılan dostluklar… Aynı iskelet üzerinde ayrı ayrı sûretler… Farklılıklardan müteşekkil ‘bir’lik…
Kar, yolları yardımlaşarak açmamız ve birbirimize muhtaç olduğumuzu hatırlatmak için yağar. Karla beraber merhamet ve yardımseverlik de yağmışsa yüreklere, bulunduğu yere yabancı birini, gideceği yere götürmek için hiç tanımadığı insanlarla yola çıkar kişi, o korkutucu karanlıkta maddenin ulaşamadığı yollara insanlık adımlarını atar ve çok da iyi bilmediği yollarda aynı güzel hislerle yürür kar besteleri eşliğinde. Mecbur olmadığı hâlde bir insanı zorluktan ve korkudan kurtarmanın huzuru, ‘demek ki benim bu dünyada oluşumun bir anlamı, bir sebebi var’ düşüncesinin sükûnlu hissiyatı ile mesrur ve mutlu, evet biraz da hayattan umutlu yürür, yapayalnız bırakılmış sokaklarda.
Gecenin soğuğunda donmuş ve artık işlemeyen saatlerden habersiz kuşlar, iç yakıcı bağırışlarla karşılık verince ayak sesine, huzurun tüttüğü nefesler bir anda kesilir. Ve sorumluluk hissinin kristalizasyon noktası vicdan sesini duyurmaya başlar!
Semâya uzanmış kuru dallarında kuşların dua ettiği o ağacı sırtlanıp eve götürmeli. Ne kadar zor olursa olsun, bir yolunu bulup ulaşmalı onlara… Hayale uzanan yollardan geçip gerçeğe uzanmalı eller, merhamet ve yardımlaşma hissiyle.
Sokaklar üşüyor mu diye çıkıp bakmalı, battaniye atmalı onların da üzerine. Sıcak bir çorba bırakmalı evlerin önüne ve bir parça ekmek... Soyunup benliklerimizden, bütün olasılık şüphelerinden, insanlığa çekmeliyiz kürekleri kar denizinde. Gecenin ışığını boğan sis altında uzağı göremeyen gözlerimiz, en yakınındaki evleri bir beton yığını değil de içindeki onlarca candan müteşekkil bir koca ruh bilmeli. Ve sonsuzluğumuzu aydınlatacak olan bu can nûrunu, özge yaratılmışta ışıtabilmeli. İnsanlığımızı titreten soğuk, sokağın karlar altına sakladığı kimsesiz çocukları birer birer düşürmeli aklımıza…
Şehrin benim görebildiğim her yeri, sabaha yaklaştıkça daha da beyazlanıyor. Sokak lambalarının altında kar, yavaş yavaş, yağmaya devam ediyor…