

Üner'in kitabı "Çalı Harmanı" Mübadele acılarına ışık tutuyor
Dergi Haberexen
Mübadelenin niçin etnik değil de dini kimlik üzerine gerçekleştiğini şöyle anlatıyor Üner: “Eğer sadece etnik bir göç olsaydı, ana dili Türkçe olan yüz binlerce Ortodoks ve ana dili Rumca olan yüz binlerce Müslüman mübadil edilmezler, memleketlerinde kalabilirlerdi. Giritli Müslümanlar nasıl hiç Türkçe bilmeden geldilerse, Bafralı Ortodokslar da tek kelime Rumca bilmeden gittiler mesela... Ana dili Rumca olan bazı Müslümanlar Türkiye'de kalırlarken, ana dili Türkçe olan bazı Hıristiyanlar da orada kaldılar...”
Elektrik-elektronik mühendisi Akın Üner, mübadil kökenli bir Samsunlu. Şehirdeki Mübadele ve Balkan Türk Kültürü Araştırmaları Derneği’nin kurucu başkanı. İstanbul’daki Lozan Mübadilleri Vakfı’nın üyelerinden. www.samsunmubadele.org.tr adlı internet sitesinin de editörü. Konu hakkında akademik kongrelerde tebliğler sundu. Türkiye ve Yunanistan’daki olayla ilgili sivil toplum kuruluşları ve bilim adamlarıyla temas halinde. 30 Ocak 1923 tarihli Türk-Yunan Mübadelesi’nde karşılıklı acılar yaşandı. Bilhassa Türkiye tarafında uzun yıllar boyunca hiç dile getirilmedi hikâyeler. Ta ki 1999 Marmara ve Atina depremleri gerçekleşinceye dek. Artık her iki ülkeden insanlık tarihinin ender mecburi göçlerinden birine maruz kalanların çocuk ve torunları. Hatta hayattaki birinci kuşaklar da vardı aralarında. Üner bu çileli nüfus hareketinin canlı şahitleriyle yaptığı görüşmelere dayanarak ve diğer sözlü tarih çalışmalarından faydalanarak mübadelenin romanını kaleme aldı. Çalı Harmanı isimli çalışmada tarih objektif bir dille gözler önüne serilmek isteniyor. TRT projeyi kabul ederse eseri dizi filme uyarlayarak ekrana aktaracak. Eserleri çok konuşulan yönetmen Çağan Irmak’ın çektiği Dedemin İnsanları filmi de mübadeleyi işliyor bu arada. O da Üner gibi Evlad-ı Fatihan neslinden. Samsun, mübadelenin öne çıkan şehirlerinden. TRT’nin filmi burada kayda alınacak. Mübadelenin sebep, sonuç ve izlerini Üner’e sorduk. Tabi ki romanındaki kimi tespitleri de irdeledik.
-Neden bu romanı yazma ihtiyacı duydunuz?
Ben, aile tarihinde mübadeleden derin izler bulunan birisiyim. Çırakman köyünde yaşayan büyüklerimden duyup dinlediğim memleket öykülerini, atalarımın mezarlarının kaldığı o yitik Rumeli köyünü bir gün kâğıda dökmeyi daha çocukken aklıma koymuştum aslında. Ancak bunu yapmak için ne zaman teşebbüs etsem, bir şeylerin eksik olduğunu hissettim. Mübadele o kadar büyük bir acıydı ki bunu tüm boyutlarıyla kavrayabilmem için çok daha fazla araştırma yapmam gerektiğini gördüm. Son on - on beş yıldır bu korkunç olayı bizzat yaşamış çok sayıda yaşlı ile sözlü tarih çalışması yaptım. Konunun akademik tarafını inceleyenlerle görüştüm. Olayın diğer tarafındaki Ortodoks mübadillerin yaşadıklarını da araştırdım. Yunanistan'a gidip mübadillerin bıraktığı köyleri gezdim. Samsun'da Rumların bıraktığı kalıntıları dolaştım. Nihayette birçok yaşanmış öykü topladım, artık bunları birleştirmenin zamanı gelmişti herhalde. Biriktirdiklerimi kâğıda döktüm ben de.
- Romanınızdan bahseder misiniz?
Çalı Harmanı, mübadelenin sıradan insanlar üzerindeki tesirlerini anlatıyor. Hem Rumeli doğumlu Müslümanların yaşadıkları acıları, hem de Anadolu doğumlu Ortodoksların hüzünlerini tarafsız dile getiriyor. Mübadeleyi yaşayan iki toplumun inançları, kültürleri ve değer yargıları farklıydı şüphesiz. Lakin şurası açık ki, bazı duygular tüm insanlar için ortaktır. Aşkın, hasretin, toprak sevgisinin, evlat kokusunun milliyeti ya da dini yoktur... Çalı Harmanı, hem Türklerin hem de Rumların mübadelede yitirdiklerinin romanıdır.
- Rahmetli Emine Gürsu ve Rahmetli Sadık Sarılar gibi birinci kuşak mübadiller kitabınızda yer almakta mı?
Bu roman, benim bizzat görüştüğüm yirmiden fazla birinci kuşak mübadilin ortak öyküsü aslında... Bu isimlerden birisi de benim çok sevdiğim rahmetli Sadık Sarılar'dı. Benim bizzat görüşmediğim, ama bu konuda araştırmalar yapanların görüşerek kaleme aldığı çok sayıda birinci kuşak mübadilin öyküleri de romanda yer buluyor. Eğer onlarla görüşmeden yazmış olsaydım, benim hayal ettiklerimle sınırlı bir kitap çıkardı ortaya. Bu da baharatsız bir yemek gibi tatsız olurdu herhalde...
- Eserde ‘insani’ açıdan bakmaya ve sadece bizim değil Rumların acılarını, memleket hasretlerini de anlatmaya çalışmışsınız. Karşı taraftan da görüştüğünüz insanlar var mı?
Eğer mübadelenin romanını yazacağım diye yola çıktıysanız, hem Türkleri hem de Rumları anlatmanız gerekir. Aksi halde ortaya çıkan bir göç hikâyesi olur, ama bir mübadele öyküsü olmaz. Çalı Harmanı'nın yarısı Türklerin, yarısı Rumların yaşadıkları acıları anlatıyor. Rumların Samsun'dan ne koşullarda ayrıldıkları, yolda neler yaşadıkları, Yunanistan'a hangi koşullarda iskân edildiklerini hakkıyla anlatmak için karşı taraf ile de temas kurmam gerekiyordu. Romanın kaleme alınması sırasında her aşamada Yunanistan'da yaşayan Rum kökenli bir vatandaşımız olan Tanas Cimbıs'tan yardım aldım. Olayın Yunan kültürü ve tarihindeki etkilerini anlatırken yapabileceğimiz yanlışlıkları onun sayesinde bertaraf etmiş olduk.
- Romanınızdaki öykülerde geçen kişiler gerçek kişiler mi? Yoksa sadece hikayeler mi gerçek?
Romandaki öyküler neredeyse tamamen gerçek... Ancak öyküleri bir roman bütünlüğünde anlatabilmek için gerçekte farklı ailelerin yaşadığı birkaç olayı birleştirerek kurguladım. İsimler gerçek değil, ama gerçek isimlerini kullanmasam da aslında birçoğu yaşamış kişiler. Kitapta sözü geçen mekân isimleri ise tümüyle gerçek.
- TRT, sizin kitabınızı incelemeye almıştı. Romanınızdan hareketle mübadilleri anlatan bir sinema filmi ya da dizi çekilebilir mi?
TRT nihayette bir kamu kuruluşu... Özel TV kanalları gibi dizi film projelerine sadece gelir - gider gözlükleriyle bakmıyor. Uzun süren bir incelemeleri oldu. Kitap içeriğindeki bazı hususların senaryoya yansıtılmamasını istediler. Onların istediği değişiklikleri aynen yaptık. Kitaptaki öykülerden yararlanarak "Bir Fırtına Tuttu Bizi" adıyla projeyi sunduk. Türkiye'nin en önemli prodüksiyon şirketlerinden bir tanesi olan Insert Yapım tarafından hazırlanan senaryo, Samsun - Kavala eksenindeki mübadele öykülerini anlatıyor. İnşallah TRT projeyi bir an önce onaylar, biz de hep beraber izleme imkânı buluruz.

-Mübadillerin çok sayıda yerleştirildiği illerden bir tanesi de Samsun. Bu kitabın içerdiği öyküler Samsun’a yönelik mi? Dizi veya film çekilirse Samsun’da olabilir mi?
Benim yapım şirketinden tek isteğim, dizi filmin Samsun'da çekilmesi oldu. Zaten öykünün önemli bir bölümü bu şehirde geçiyor. Eğer proje onaylanırsa Selanik sahnelerini Alaçam'da çekmeyi planlıyoruz. Samsun'da geçen öyküleri ise Tekkeköy ilçemizin köylerinde çekeceğiz. Çırakman ve Aşağıçinik bizim için çok uygun... Mübadele gemilerine biniş sahneleri için ise Çarşamba sahilleri ya da Alaçam Geyikkoşan sahilleri düşünülebilir. Eğer bu gerçekleşirse Samsun'un turizm potansiyeline çok büyük katma değer katacağına da inanıyorum.
- Mübadelede Karasu hattı doğru bir uygulama mı idi sizce?
Tarihi olayları günümüzün penceresinden sorularsak çok büyük yanlış yapmış oluruz... Mesela Osmanlı padişahlarının diğer şehzadeleri öldürtmeleri bugünün koşullarında cinayetten başka bir şey değildir, ama beş yüz sene önceki koşullarla meseleye bakarsanız "devletin bekası için yapacak başka bir şey yoktu" sonucuna varırsınız. Karasu ırmağının doğusundaki Batı Trakya Türklerinin orada kalması, öz be öz Türk kanı taşıyan yüz binlerce Müslüman’ı başka bir ülkenin bayrağı ve esaretine terk etmek demektir; lakin Türk hükümeti için o koşullarda yapacak bir şey kalmamıştı. İstanbul Rumlarının mübadele dışı bırakılmış olması nedeniyle Lozan Anlaşmasının karşılıklılık prensibi gereği birileri de orada kalmalıydı. Belki doğrusu Selanikli Türklerin orada tutulması idi, ama Türkiye'nin batı sınırlarını güvence altında tutmak için bu tercih yapılmış olabilir. Nihayette kim ne derse desin, Batı Trakya Türkleri yaklaşık yüz yıldır acı çekiyorlar. Aslında mübadelede gelenler mi şanslıydı, yoksa kalanlar mı, bu tartışma hiç yapılmadı... Mübadele ile Türkiye gelenlerin çektiği acıları konuşurken mübadelede orada kalanların yürek ağrılarını da yabana atmamak lazım.
- Selanikli Atatürk’ün Lozan görüşmeleri sırasında kendi ata topraklarını da kurtaracağı beklentisinin gerçeğe dönüşme şansı yok muydu?
Atatürk'ün bence en büyük meziyeti gerçekçi bir insan olmasıdır. Onu Enver Paşa'dan ayıran da bu özelliğiydi... Atatürk, elde edebileceklerinin sınırlarını iyi biliyordu. Trakya sınırı için en iyi ihtimal, şimdiki Batı Trakya'yı Misakı Milli içinde topraklarımıza katmak olabilirdi. Lakin Osmanlılar, Balkan harbi sonrası Batı Trakya topraklarından bir uluslararası anlaşma ile vazgeçmişlerdi. Dahası İzmir'in düşman işgalinden kurtarıldığı 9 Eylül 1922'de doğu Trakya da Yunan işgali altındaydı. İstanbul'da da İngiliz - Fransız işgal güçleri kontrolü ellerinde tutuyorlardı. Bu koşullarda Batı Trakya, Lozan Masasında kurtarılamadı, sadece Osmanlı'nın 1’inci Dünya Savaşı’ndan önceki sınırları geri alınabildi... Atatürk eğer gerçekçi hareket etmek yerine Batı Trakya ve Selanik'i kurtarabilmek için risk almayı tercih etseydi Doğu Trakya üzerinden yeni bir Türk - Yunan savaşı başlatması gerekecekti. Üstelik İstanbul'u işgalden kurtarmak için İngiliz ve Fransız kuvvetleriyle de savaşmak lazımdı. Eğer bu yol tercih edilseydi, tarih bambaşka akardı, ama neticesi ne olurdu Allah bilir...
- Rumlar ile Türklerin aynı evde yaşadığı uzunca bir dönem var. Bu dönem mübadeleyi zorunlu mu kıldı? Yoksa mübadelenin önüne geçebilir miydi?
9 Eylül 1922'den sonra Yunan ordusu denize dökülürken Ege, Akdeniz ve Karadeniz limanlarından kaçan bir milyonu aşkın Rum Yunanistan'a geçti. Hem de sadece birkaç hafta içinde... Tamamen düzensiz koşullarda gerçekleşen bu vahim olayın boyutunu anlamak için bugünkü Yunanistan nüfusunun bile sadece on milyon olduğunu hatırlamak lazım. Hem savaşı kaybediyorsunuz, hem de nüfusunuz aniden yarı yarıya artıyor. Hem de kış koşullarında... İnsanlar aç, evsiz barksız, ülke siyasi bir deprem yaşıyor. Yunanlılar, bu şartlarda Rum göçmenleri Türklerin evlerine yerleştirdiler. Böylece hem iskân sorununu geçici olarak çözdüler, hem de Türkleri göç için taciz etmiş oldular. Bu koşullar, mübadeleyi etkiledi elbette. Bilhassa Ege'de Rumlar tarafından yapılan zeytincilik, üzümcülük, tütüncülük gibi bazı stratejik ürünlerin yetiştirilememesi Avrupa pazarlarını da sarsmıştı. Türkiye'ye "ya Rumları al, ya da Türkleri" dayatması oldu. Ulus devletlerin moda olduğu o dönemin koşulları da mübadeleyi tetikleyen unsurlardan birisiydi. Çalı Harmanı, bütün bunlara da değiniyor...
-Mübadelede etnik değil de dini kimlik ön plandaydı sanırım…
Rumeli'de bir gerçek var: Osmanlı = İslam = Türklük... Bu denge Ortadoğu'da filan geçerli olmayabilir, ama Rumeli'nin gerçeği budur. Çünkü Osmanlı'nın üç kıtaya yayılan geniş coğrafyasının ana çekirdeği Batı Anadolu ve Rumeli topraklarıdır. Bir anlamda Balkanlar'dan çıkış, Rumeli Türkiye’sinden kopuş demektir. Lozan anlaşmasında Türk ya da Rum soyluların karşılıklı göçlerinden söz edilmez. Anadolu'daki Ortodokslar ve Yunan uyruklu Müslümanlardan bahseder. Eğer sadece etnik bir göç olsaydı, ana dili Türkçe olan yüz binlerce Ortodoks ve ana dili Rumca olan yüz binlerce Müslüman mübadil edilmezler, memleketlerinde kalabilirlerdi. Giritli Müslümanlar nasıl hiç Türkçe bilmeden geldilerse, Bafralı Ortodokslar da tek kelime Rumca bilmeden gittiler mesela... Ana dili Rumca olan bazı Müslümanlar Türkiye'de kalırlarken, ana dili Türkçe olan bazı Hıristiyanlar da orada kaldılar...
- Çalı Harmanı'nı okumak isteyenler kitaba nasıl ulaşacaklar?
Samsun'da İstiklal Caddesi’ndeki Deniz Kültür Merkezi başta olmak üzere bazı kitapçılarda satılıyor. İstanbul'daki Pandora kitapevi de hem raftan, hem de internetten satış yapıyor. Birinci baskısı tükenmek üzere imiş. Belki önümüzdeki aylarda ikinci baskıya da geçebiliriz...
- Peki, okuyucularınıza yeni bir kitabın müjdesini verebilecek misiniz?
Yine öyküsü Rumeli ve Samsun'da geçen tarihi bir roman üzerinde çalışıyorum. "Mümin Bulut" adını taşıyacak ikinci romanımın 2012'de okuyucuyla buluşacağını umuyorum.


















