Gidecek hiçbir yeri olmayan bir garibi buyur eden ev sahibi; yatağa mahkûm bir ihtiyarın hırıltılı nefesiyle ısıtmaya çalıştığı elleridir yalnızlık.
Sokak kapısının dibinde, gecenin ayazına sokulan bir çocuğun avucundaki kuru ekmektir.
Tereddüt dolu bakışların dokunduğu kapı; anahtarı sırlanmış, bin asırlık kilit gibidir yalnızlık.
Hâkimi olunduğu sanılan dünyada, varlık heykelini hayran hayran seyredenlerin tutturduğu bunaltıcı bir şarkı; histerik bir nevbet gibi gelip tövbeleri iteleyen, ‘canın nasıl isterse öyle davran’ diyen hadsiz özgürlük sahasında madde ve mana biçen bir tırpan…
Sevdâdır yalnızlık, vedâ feryadının can yakan sedâsıdır. Ve yıllardır gün yüzü görmemiş bir mahpusun, zihnindeki karanlığı ışık sanmasıdır.
Kuyuya atılan münzevî bir ruhun çarpıp dağıldığı taştır.
Korkuyla uyandığın bir rüyâdan odaya doğru sızan ve peşini bırakmayan bir kâbus, ne zaman karşılaşacağını bilmediğin, tırnakları ensene geçmiş bir heyûlâ… Bazen de yüzüne çarpılan bir kapıdır.
Kalemi kâğıdı masaya bırakıp yazma gücünün parmaklarından çekilip gitmesidir.
Bir metrûk han ki her odasında korkunun kol gezdiği… Ve attığı çelmeyle kırdığı ayaklarımızdır yalnızlık.
Duyulmayanı duyup görünmeyeni gördüğün hâlde, kulaklarını tıkayıp gözlerini kapamak zorunda olmaktır en çıldırtıcısı yalnızlığın!
Bir tuhaf adımdır ki yalnızlık; ne gelişinden ses gelir ne gidişinden…
Dostâne sohbetlerin çayla demlenen sıcaklığında nereden geldiğini bilmediğin, içini bir anda buz kesen bir üşümedir!
Şehrin her vaktini acıyan gözlerle seyretmek ve nihâyet uykuya dalan şehirden de kovulmak; çile taşıyan gözyaşı gibi sessiz ve kimsesiz akıp gitmektir yalnızlık.
İki yakayı bağlayan köprünün kırılan ayakları altında kalmak; Kazıklı Voyvodaların gökdelenlerine geçirilmişken tüm bedenler, yapayalnız bırakılan bir şehrin surlarında ruhu dalgalandırmaktır!
Yazıp yazıp karaladığın kelimelerin karnındaki sızıdır yalnızlık. Anlatamadığın duygulara yapışmış harfleri yerli yerine koyamamanın çaresizliğiyle girdapta durulan semâdır!
Herkes konuşurken tek bir söz edememektir. Kahkahalar atılırken günah karası dişlerin patır patır dökülmesi ve kocaman açılan ağızların simsiyah bir örtü gibi üzerine düşmesidir.
Sabaha açılan pencerelerden hayata koşar adım atlamaktır.
Enginlere yol alırken, huzura çekilen küreklerden birinin kırılıp elinde kalması; rahmet suyunun çatlamış dudaklarından yerlere saçılmasıdır.
Ruha mühürlenmiş yalnızlıkları açan Zât’a açılmayan ellerin lime lime doğranmasıdır. Hakk’ın tecellî etmediği gönül-hânesinde firkat ateşidir.
Ve gönül dergâhına vurulmuş koca bir kilittir yalnızlık, göz pınarlarından çağlamadıkça ‘Aşk’!..
Yalın-ız; halk ağzında ‘alev’iz. Yalın-ız; kınından çıkmış bir kılıç gibi ten elbisesinden sıyrılıp Hakk’a sarılmışız. Yahut da kimsesi olmayan iletişimsiz bir adız: ‘Yalnız’ız!
Bir cânidil ki ‘yalnız-ca’ ne konuşan var ne duyan!
Bir fânî dem ki yalnızlık, aşk odunda Hayy’la yanan…